Meyhaneler ve Mukaddes Mekânların Mesafesi

Meyhaneler ve Mukaddes Mekânların Mesafesi

Meyhanelerle Mukaddes Mekânlar Arasında Mesafe Tayini, Osmanlı Devleti, Müslümanların içki içmesine satmasına ve meyhane açmasına müsaade etmemişti...

Meyhanelerle Mukaddes Mekânlar Arasında Mesafe Tayini Sultan 2. Abdülhamid Devri Istanbul’undan Örnekler 
Uğur AKBULUT  
 
Sümerlerden beri bilinen ve tüketilen içki, bazı dinler tarafından kabul görüp hoş karşılanmış olmakla birlikte İslam dini tarafından yasaklanmıştı. Bu yasak çerçevesinde Osmanlı Devleti, Müslümanların içki içmesine, satmasına ve meyhane açmasına müsaade etmemişti. Ancak Osmanlı toplumu sadece Müslümanlardan oluşmuyordu. Bu neden- le gayrimüslimlere içki içmek ve meyhane açmak hususla- rında bazı özel şartlar dâhilinde izin verilmişti. Buna göre gayrimüslim mahallerinde ve Müslümanlar tarafından kut- sal kabul edilen mekânlara uzak yerlerde meyhane açmak mümkündü. Cami, medrese, mezarlık ve türbe gibi yerlere yakın meyhane açılmasına izin verilmiyordu. Bunun için belirli bir mesafe (100 arşın) tayin edilmiş ve bu mesafe çerçevesinde taleplere ruhsat verilmiş veya reddedilmiştir. Buna rağmen yeteri kadar araştırma yapılmadığı için bazı kutsal mekânlara yakın yerlerde de meyhanelerin açıldığı görülmüştür. Bu türden meyhanelere verilen ruhsatlar sonradan iptal edildiğinde itirazlara neden olmuş ve birta- kım sorunlar yaşanmıştı. Bu makalede çeşitli örneklerle, meyhane açmak için en önemli şart olan mesafe meselesi üzerinde durulmuş ve bunun neden olduğu sorunlara değinilmiştir. 
 
Toplumumuzda genel olarak “içki” diye adlandırılan “alkollü içecekler”, eski çağlardan beri bilinmektedir. Sümerlerden itibaren Mezopotamya kavimleri şarap ve bira türü içkileri biliyor ve tüketiyorlardı. Nitekim Sümerlerden kalma bazı şiirlerde, içki sunan kadın sakiler bunun en önemli delilidir (Kramer 1995: 253-254). Zaman içinde içki içenlerin gittikleri mekânlar, yani meyhaneler ortaya çıkınca başta Hammurabi olmak üzere kanun yapı- cılar, hazırladıkları kanun maddeleri arasına içki içme ve meyhanecilik hu- suslarını da koymak zorunda kalmışlardı (Tosun vd 1975: 195). Bu dönem- lerde bilhassa şarap ve bira başta olmak üzere içki üretimi ve tüketimi dün- yanın hemen her yerinde yapılıyordu. Nitekim Eski Mısır’da evlerde dahi bira türünden içkiler yapıldığı bilinmektedir (Bozkurt 2011: 455). 
 
Dinlerin içkiye bakışı birbirinden önemli ölçüde farklılık göstermekte- dir. Çoğu pagan kökenli dinlerde bir vecd aracı olarak görülen içkinin dini bir mahiyeti bulunmaktadır. Bununla beraber Budizm’de sarhoş edici şeyler içmemek beş temel emirden biri olarak kabul edilirken Zerdüştlük ılımlı ölçüde içkiyi serbest bırakmıştır. Nitekim Zerdüştlükte sarhoş edecek dere- ceye ulaşmamak şartıyla şarap içilmesi öğütlenmektedir. Zira onlara göre şarap içen erkek ailesine daha düşkün, daha zeki, sağlıklı ve güçlü olur. Ya- hudilikte ise sarhoşluk olumsuz karşılanmakla birlikte içki tamamıyla ya- saklanmamıştır. Hatta ona adeta Tanrı’nın bir ihsanı gözüyle bakılmaktadır. Benzer bir durum Hıristiyanlık için de geçerlidir. Mormonlar ve Kuakerler gibi bazı marjinal gruplar dışında içki içme adeti oldukça yaygındır (Demir- ci 2011: 456-458). 
 
İslam dini, diğer dinlerin aksine alkollü içecekleri tamamıyla yasaklamıştır. Bu durum İslam dininin ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilmiştir. Kur’an, hitap ettiği toplumun o günkü alışkanlık ve bağımlı- lıklarını dikkate alarak kademeli olarak içkiyi yasaklamış ve en nihayet Maide Suresi’nin 90 ve 91. ayetleri ile içki tamamen yasak kapsamına gir- miştir (Yıldırım 2001: 32; Baktır 2011: 458). Yasak sonrası Müslümanlar içkiyi terk etmiş ve bu tarihten itibaren Müslüman toplumlarda içki, yasaklar arasında ilk sıralarda yer almıştır. 
 
Osmanlı Devleti’nde, daha önceki İslam devletlerinde olduğu gibi Müs- lümanların içki içmesi, üretmesi ve ticaretini yapması yasaktı. Ancak Os- manlı ülkesi sadece Müslümanların yaşadığı bir yer olmayıp Hıristiyanlar, Yahudiler vesair din ve mezheplere mensup kimselerin yaşadığı bir ülke olduğu için ister istemez farklı uygulamalara rastlanmaktadır. Nitekim Müs- lüman olmayanlar için içki, “rızık” cinsinden sayıldığından üretim, tüketim, nakliye ve ticareti belirli şartlar dâhilinde serbest bırakılmıştı (Köse 2007: 116). 
 
Fetihten sonra Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapan İstanbul, eskiden beri dünyaca ünlü meyhanelere sahipti. Dolayısıyla şehir fethedildikten sonra da bu meyhanelerin önemli bir kısmı varlığını sürdürmüştü (Zat 1994: 434). İstanbul’da meyhaneler sadece gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Galata ve Beyoğlu taraflarında değil hemen hemen her semte da- ğılmış durumdaydı (Ortaylı 2005: 200). Fakat meyhane denilince ilk akla gelen yer kuşkusuz Galata’ydı. Bu durumu Evliya Çelebi, “Galata demek meyhane demektir” diyerek izah etmiş ve “Allah korusun sanki Malta ve Alakorna kâfiristanıdır” şeklinde benzetmede bulunmuştur (Evliya Çelebi 2013: 1/420). İstanbul’un en büyük meyhaneleri genellikle Rumların yaşadığı mahallelerde bulunurdu ve bu meyhaneleri Anadolu’dan gelen Rumlar işletirdi (Paspatis 2014: 30). Bu nedenle Galata’dan başka Samatya, Unka- panı, Ayakapısı, Kumkapı, Fener, Balat, Balıkpazarı, Ortaköy, Kuruçeşme, Arnavutköy, Yeniköy, Tarabya, Kuzguncuk, Kadıköy ve Büyükdere gibi yer- lerde de çok sayıda meyhane vardı. Meyhanelerde sakilik görevini, çoğunlu- ğu Sakız Adası’ndan olmak üzere Rum ve Ermeni gençler yapardı. Bazı meyhanelerde seyrek de olsa gayrimüslim kadınların sakilik yaptıkları gö- rülürdü. Çoğu meyhanede güzel yüzlü erkek çocukları arasından seçilen rakkaslar olurdu. Bunlar meşkhanelerde müzik ve raks eğitimi alırlardı. Bunlara ilaveten meyhanelerde sazendeler, çalgıcılar, hanendeler ve köçek- ler bulunur, fasıllar geçilirdi (Zat 1994: 435; Abdülaziz Bey 1995: 309). 
 
Seyahatnâmesinde esnaflara geniş yer ayıran Evliya Çelebi, meyhaneci esnafından da söz etmiş ve bunlara karşı aşağılayıcı bir tavır sergilemiştir. İstanbul’da düzenlenen esnaf alayları sırasında geçiş yapan esnaf grupla- rından bahsederken çeşitli nitelendirmelerde bulunan Evliya Çelebi, kan- tarcılardan kazanç ehli, makasçılardan marifet ehli, helvacılardan tatlı dilli şirin işli diye söz ederken meyhaneci esnafını “mel‘un, uğursuz, yerilmiş esnaf” şeklinde tarif etmiştir. Esnaf alayları sırasında esnaflar, geçiş sırasın- da meslekleriyle ilgili şeyler yaparlardı. Mesela kahveci esnafı, içerisinde kahve takımlarının bulunduğu bir arabada kahve pişirerek geçerdi. Meyha- neciler ise içki malzemelerini alenen meydana çıkaramadıklarından her- hangi bir marifet sergileyemez bunun yerine haykırarak ahenksiz şarkılar söyler, sendeleye sendeleye, düşe kalka geçerlerdi (Evliya Çelebi 2013: 1/420-421). 
 
İstanbul’un fethinden sonra meyhane açılması hususunda hangi tür kıstaslara göre hareket edildiği kesin olmamakla birlikte en azından “Hıristiyan unsurların varlığı” aranan ilk koşullardan biriydi. Kontrolünün kolay- lığı nedeniyle merkezden çok uzak olmaması yanında camilere ve Müslü- man mahallerine yakın olmaması da aranan bir başka şart olmuştur (Yılmaz 2005: 31). İçki haram olduğu için, Müslümanlar meyhane işletemiyor, hatta meyhaneye gidemiyordu. Ancak uygulama boyutuna bakıldığında buna çok da riayet edilmediği, bazı Müslümanların meyhanelere giderek içki içtiği bilinmektedir. Oysa benzer şekilde haram sayılan domuzdan uzak durul- muş, Müslüman mahallesine domuz eti veya yağı kesinlikle sokulmamıştır (Ortaylı 2005: 200). 
 
İçki içilmesine dair kuralların en çok ihlal edildiği zamanlar, padişahlar tarafından düzenlenen şenlik dönemleridir. Bu dönemde Müslüman olup olmadığına bakılmadan herkes bilhassa Galata meyhanelerine gider ve eğ- lenirdi. Öte yandan sair zamanlarda bırakın Müslümanları, gayrimüslimle- rin dahi her yerde ve alenen içki içmesine izin verilmezdi (Faroqhi 1998: 197, 235). Üstelik belirli dönemlerde alınan kararlarla meyhanelerin toptan kapatılması yoluna gidilirdi. Nitekim Sultan II. Selim (1566-1574) döne- minde, İstanbul ve Galata’da bulunan bütün meyhane ve kahvehanelere yönelik sert tedbirler alınmış, özellikle de ahalisi Müslüman olan mahaller- deki meyhaneler bütünüyle kapatılmıştı. Meyhane olan yerlerde, Müslü- manlara yönelik hakaret ve tacizler artınca bu hususta yeni bir düzenleme- ye gidilmişti. Buna göre meyhaneler, Müslümanların yaşamadığı mahallerde ve tenha yerlerde açılacak, gayrimüslim mahalleri dışında kesinlikle mey- hane açılmasına izin verilmeyecekti (Ahmet Refik 1935: 142-143). Esasında meyhanelerden kaynaklanan sorunlardan gayrimüslimler de rahatsızdı. 1555 yılında Beşiktaş’ta bulunan meyhaneler, camiye yakın olduğu gerekçesiyle Müslümanların talebiyle kapatıldığında bu karara, meyhanelerin yakınlarında oturan Hıristiyanlar da destek olmuştu (Yılmaz 2005: 34). 
 
Meyhane yasaklarından biri de Sultan III. Murad döneminde uygulan- mıştı. Avusturya elçisi David Ungnad’ın beraberindeki heyetle birlikte İs- tanbul’a gelen Stephan Gerlach bu yasağa şahitlik etmişti. O tarihe kadar yasağın sadece Ramazan ayında ve iki bayram arasında geçerli olduğunu belirten Gerlach, yasağın sebebi olarak Sultan Murad’ın tanık olduğu uygun- suzluğu göstermektedir. Buna göre Sultan, arabasıyla yanlarından geçerken bir Rum meyhanesinde içki içen bazı acemi oğlanlar kadehlerini kaldırıp “bu kadehi Sultan Murad’ın sağlığına içiyoruz” diye seslenmişlerdi. Bu olay üzerine bir hayli öfkelenen Sultan III. Murad, içkiyi yasakladığı gibi içki içerken yakalanan sipahilerin hapsedilmesini de emretmişti (Gerlach 2007a: 682).1 Bu tarihten itibaren meyhanelere yönelik sert tedbirler devam etmiştir. Nitekim 1595 yılında meyhaneler bütünüyle kapatılmış ve ele geçirilen şaraplar dökülmüştü (Selânikî Mustafa Efendi 1999: 597). Meyha- nelere yönelik en sert uygulamalar Sultan IV. Murad devrinde yaşanmıştır. Fitne ve fesadın çıkış yeri olarak kabul edilen meyhaneler, aynı zamanda yangınların da temel sebebi olarak görülmüş ve 1634 senesinde tütün ve kahvehanelerle birlikte meyhaneler de yasaklanmıştı. Yasak sonrası tüm meyhaneler yıkılmış ve içki içenlere yönelik sert tedbirler alınmıştı (Naîmâ Mustafa Efendi 2002: 756, 792). Yine takip eden dönemde benzer bazı ka- rarlar alınmış ve 1697 yılında halkın isteği doğrultusunda bir fermanla Be- şiktaş’ta bulunan meyhaneler kapatılmıştı (Albayrak 1997: 82). 
 
Meyhane ve içki yasağı konusunda sert tedbirlere başvurulması gerek- tiğine inanan padişahlardan birisi de Sultan III. Selim olmuştur. Osmanlı Devleti’nin hem Rusya hem de Avusturya ile savaş yaptığı zor günlerde tahta çıkan III. Selim, askerin çeşitli cephelerde düşmanla çarpıştığı bir dö- nemde, bir kısım halkın İstanbul’da içki ve fuhuşla vakit geçirmesine tahammül edemiyordu. Bu sıralarda sarhoş yabancı gemicilerin geceleri, yük- sek sesle şarkılar söyleyerek sarayın önünden geçmeleri de padişahı bir hayli öfkelendirmişti. Bu hususta Kaymakam Paşa’yı sert bir dille uyaran III. Selim (Özkaya 1990: 337), özellikle Müslümanların içki içmemesi için sert tedbirler düşünmüş ve İstanbul’un birçok semtinde meyhaneleri kapattır- mıştı. Padişahın emrinden sonra meyhaneler kapatılarak mühürlenmişse de çeşitli suistimaller nedeniyle içki temin etmenin veya içki içmenin önüne geçilememişti. Bu sıralarda kusuru bulunan birçok görevli azledilmiş ve çeşitli yerlere sürgüne gönderilmişti. İstanbul’da bazı kolluk ve yasakçıların masrafları meyhanelerden tahsil edilen paralarla ödendiği için, masraflarını bu yolla temin eden kurumlar ve geçimlerini meyhanelerden sağlayan reaya yasak sonrası zor duruma düşmüştü (Köse 2007: 117-118). Bu nedenle Sultan III. Selim’in uygulamaya çalıştığı meyhane yasağı istenen neticeyi vermemiş ve meyhaneler bir süre sonra eskisi gibi çalışmaya devam etmiştir. 
 
Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilan edilmesi ile oluşan ortam, toplu meyhane kapatma kararlarının da sonunu getirmiştir. Bu dönemde hazırla- nan nizamnâmeler çerçevesinde nerelerde meyhane açılabileceğine nere- lerde açılamayacağına açıklık getirilmiştir. Dolayısıyla insanlar, tespit edilen kıstaslar çerçevesinde meyhane açabilme imkânına kavuşmuştur. 
 
1859 tarihli “Sokaklara Dair Nizamnâme”, meyhane, kahvehane vesair yerlerde içki satabilmek için Belediye Meclisinden ruhsat alınması gerektiği gibi hususlara açıklık getirmişse de (Sokaklara Dair Nizamnâme 1289: 488) meyhaneler konusunda esas düzenleme 1865 yılında yapılmıştı. Dersaadet ve Bilad-ı Selase ile taşralarda kadeh ve kıyye ile müskirat satışına dair çı- karılan nizamnâme ile nerelerde meyhane açılabileceği meselesi başta olmak üzere birçok hususta düzenlemeler yapılmıştır (Dersaadet ve Bilad-ı Selase... 1289: 712-720). Nizanmâmenin birinci maddesine göre içki satışı yapabilmenin ilk şartı ruhsat almaktır. İster Osmanlı tebaası isterse yabancı olsun herhangi bir suçtan dolayı ceza alan kimselere ruhsat verilmemesi de esaslardan diğeridir. Bunun yanında nizâmnamenin ikinci maddesine göre cami, tekke, medrese ve türbelere 100 arşından2 yakın yerlerde, karakolla- rın yanında ve sadece Müslümanların yaşadığı mahallelerde içki satışı ya- saktı. Yine aynı maddeye göre, ilgili mahallin adetleri çerçevesinde sakıncalı görünen yerlerle, zabıta tarafından uygun bulunmayan yerlerde içki satışı- na izin verilmemektedir. Öte yandan meyhane, birahane vesair içki satan yerlerle kıraathane, kahvehane ve çayhaneler hakkında çıkarılmış olan nizamnâmede de benzer hususlara değinilmiştir (BOA. DH. EUM. MTK. 80/ 65). 
 
İçki satışı hususunda yaşanan en büyük sorun mesafe ile ilgilidir. Başta cami olmak üzere her türden kutsal yapılara 100 arşından daha yakın olan meyhane vesair yerlere ruhsat verilmemesi itirazlara neden olduğu gibi, bazı uygulamalar da zaman zaman karışıklıklara yol açmıştır. Nizâmnameye göre, içki satışı yapılacak dükkân ile cami, tekke, medrese ve türbe gibi me- kânların dış duvarı arasında en az 100 arşın mesafe bulunması gerekmek- tedir. Yine karakolların yanında, İslam mahallelerinde, okul yakınlarında ve umumhanelerin bulunduğu yerlerde içki satışı yasaklanmıştı. Öte yandan nizâmname, Müslim ve gayrimüslimlerin birlikte yaşadığı yerlerdeki içki satışına da açıklık getirmiştir. Buna göre gayrimüslimler, toplam nüfus içe- risinde yüzde beş ve daha az sayıdaysa içki satışı yapmak yasaklanmıştır. Bu karar, meyhane tarzı yerlerin Müslümanları içki içmeye alıştırması ihti- maline karşı alınmış bir tedbirdir (BOA. DH. EUM. MTK. 80/65). 
 
Meyhaneler başta olmak üzere içki satışı yapılan mekânların, kutsal yapılarla mesafesi hususu ilgili nizamnâmelerde tespit edilmiş olmasına rağmen, gerek İstanbul’da ve gerekse vilayetlerde ortaya çıkan sorunlar sık sık Dâhiliye Nezaretine aksettirilmişti. Nitekim bu hususta Kastamonu Vila- yeti’nden istenen bilgi üzerine, 1899 yılında Nezaret, “cami, mescit, tekke ve türbelere 100 arşından yakın mesafede dükkân açılarak içki satılmasına müsaade edilmemesi” gerektiği cevabını vermişti. Bu yazıda, mesafenin ne şekilde tespit edileceğine dair de izahatta bulunulmuştur. Buna göre içki satılacak dükkân ve mağazaların en yakın camilerin avlu duvarına, avlusu bulunmayan cami, tekke, türbelerin ise bina duvarına kadar ölçümünün yapılması uyarısında bulunulmuştur. Bu ölçüm sonucunda mesafe 100 arşı- nın üzerindeyse gerekli ruhsatın verilmesi, şayet mesafe 100 arşının altın- daysa reddedilmesi istenmiştir.
 
istendiğinde, gönderilen cevapta, cami ve mescit gibi dini yapılarla meyha- ne ve buna benzer yapılar arasında mesafe tespitinde uyulması gereken kaideler bir kez daha tekrarlanmıştır (BOA. DH. MKT. 1252/14). Meyhane ruhsatı hususunda her ne kadar belirlenen kıstaslar açık olsa da bazı ilgi çekici ayrıntılar dikkat çekmektedir. Dâhiliye Nezaretinin 7 Ekim 1911 (24 Eylül 1327) tarihli tebliğinde, meyhane ruhsatı verilirken, içerisinde ibadet edilmeyen camiler, eğitim verilmeyen medrese ve tekkele- rin dikkate alınmaması gerektiği bildirilmişti. Ancak bu gibi durumlarda, ilgili yapıların ileride ihya edilmesi halinde verilen ruhsatların iptal edilerek meyhanelerin kapatılacağı belirtilmektedir. Bu arada ruhsatlı olsa bile ya- kınlarında tarihi bir şahsiyetin mezarı tespit edilen meyhanelerin ruhsatla- rının iptal edileceği ifade edildiği gibi kabristan mahalli olup henüz cenaze defnedilmemiş yerlerin yakınlarında da meyhane açılmasına izni verilme- mesi istenmiştir (BOA. DH. MB. HPS. M. 2/44).3 Bu dönemde biri Aksa- ray’da Laleli Camii yakınında ve diğeri de Şehzadebaşı’nda İslam mahalle- sinde olmak üzere iki meyhanenin açılmasına müsaade edilmemişti (BOA. DH. MKT. 2459/84; BOA. DH. MKT. 2440/130). 
 
Cami ve mescitlerle meyhaneler arasındaki mesafeye ilişkin 15 Kasım 1911 tarihli bir Şûrâ-yı Devlet kararında ilgili mesafe 100 arşın yerine yan- lışlıkla 100 metre olarak gösterilince yeni bir karışıklık ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine Dâhiliye Nezareti, bilgi isteyen makamlara gerekli izahatı yapmak zorunda kalmıştı. Nitekim açıklama isteyen Edirne Vilayeti’ne gön- derilen izahatta, mesafe tayini konusunda herhangi bir değişikliğin olmadı- ğı, meselenin yapılan hatadan ibaret olduğu belirtilmişti (BOA. DH. HMŞ. 26/40). 
 
Müslüman mahallerinde içki satışı ve buna dair düzenleme sadece ida- ri makamların kararı ve takibi ile sınırlı değildi. Durumdan rahatsız olan Müslümanların, ilgili mercileri haberdar etmesiyle de birtakım uygulamalar hayata geçirilebiliyordu. Yoğun bir Müslüman nüfusa sahip olan Aksaray’da, Şerife Emine isimli bir Müslüman hanımın tasarrufunda bulunan kahveha- neyi kiralamış olan Kostantin adlı Rum, herhangi bir ruhsat almadan dük- kânda içki satışına başlayınca, bu durum mahalle sakinlerinin şikâyetine konu olmuş ve Kostantin kahvehaneden çıkarılmıştı (BOA. A. MKT. NZD. 294/84). 
 
Meyhaneye ilişkin bir başka dilekçe Rum meyhaneci Spiro’dan gelmiş- tir. Tavukpazarı Caddesi’nde meyhanesi olan Spiro, ruhsatlı olmasına rağ- men dükkânının kapatılmasından şikâyetçi olup yapılan hatanın düzeltil- mesini istemişti. Yapılan inceleme sonrası meyhaneci Spiro’nun talebi red- dedilmiştir Zira meyhanenin yakınında bulunan cami, meyhanenin yeniden açılmasına engel teşkil etmiştir (BOA. DH. MKT. 1400/101). Burada üzerin- de durulması gereken husus, nasıl olmuş da bu meyhane zamanında ruhsat alabilmiştir? Belgede, caminin, ruhsatın verilmesinden sonra inşa edildiğine dair bir bilgiye de rastlanılmamaktadır. Ancak bu ve buna benzer başka vakalarda kullanılan “her nasılsa ruhsat almış olan meyhane” ifadesi mesele- yi anlamaya yardımcı olmaktadır. Yani, ruhsat almaması gerekirken, yeterli inceleme yapılmadan verilen ruhsatlar sonradan iptal edildiğinde haklı olarak meyhaneciler tarafından şikâyetlere konu olmaktaydı. 
 
İçki ve meyhanelere karşı takındığı tavırla dikkat çeken Sultan II. Abdülhamid, kahvehane ve meyhane gibi umumi yerlerde alenen içki içil- mesini yasaklamıştı. Bu yasak bir süre sonra karşılık bulmuş ve işlenen cinayetlerde belirgin bir azalma olmuştu. Öte yandan padişah, İslam mahal- lelerinde ve cami yakınlarında meyhaneler açılmasına tepki gösteriyor, bu hususlarda gerekli tedbirlerin alınması için özel çaba sarf ediyordu (Engin 2001: 62-65). Padişahın iradesi ile İslam mahallelerinde veya mukaddes mekânlar yakınında bulunan meyhaneler kapatılmasına rağmen çok geç- meden yeniden açılıyorlardı. Nitekim Kapan-ı Dakik Caddesi’nde olup etrafı Müslüman evleriyle çevrili olan ve yanı başındaki camiden sadece 80 adım uzaklıkta bulunan meyhane ile Tavukpazarı’nda Nuruosmaniye Camii ve Medresesi’ne yakın olan bir başka meyhane ve yine benzer şekilde Topkapı ve Tahtakale’de de birer meyhane önce kapatılmış ancak çok geçmeden yeniden açılmışlardı. Kapatılan meyhanelerin sahipleri, kendilerine haksız- lık yapıldığını iddia ederek meseleyi Şûrâ-yı Devlet’e götürdüğünde bura- dan çoğunlukla lehlerine karar çıkıyordu (BOA. Y. PRK. SGE. 4/18). 
 
Tanzimat sonrası dönemde meyhane kapatmak kolay değildi. Bazı du- rumlarda ne padişah iradesi ne de yürürlükte olan nizamnâme yeterli ol- muyordu. Halkın şikâyetlerine de konu olan bu durum genellikle “gedikli” diye tarif edilen dükkânlardan kaynaklanıyordu. Gedik, esnaf ve zanaatkâr loncalarına tanınan tekel hakkı olup, belirli bir yerde kararlaştırılan dükkân sayısının dondurulmasıdır (Nazır 2011: 41-42). Gedik sayesinde, mal ve hizmetlerin satın alınması, üretilmesi ve satılması hakkı belirlenen şahsa veriliyor ve ölene kadar bu hakkı kullanması sağlanıyordu. Gedikten doğan haklar, devletin esnaf birliklerine tanıdığı en gelişmiş hukuki ve iktisadî haklar arasındadır (Kal’a 1990: 185-187; Akgündüz 1987: 159-160). Bu nedenle gedikli bir esnafın dükkânının kapatılması, padişahın arzusu bu yönde tecelli etse dahi mümkün olmuyordu. 
 
Gedik, her ne kadar dükkân sayısını kesin olarak tespit etse de zaman içerisinde bu kuralın dışına çıkılmış ve yeni dükkânlar açılmıştı. Bu yönden bakılırsa gedikli meyhanelerin dışında sayısız meyhane açılabilmişti. İşte bu sonradan açılmış olan meyha- neleri nizamnâmeler çerçevesinde kapatmak pek sorun olmuyordu. Ancak yukarıda belirtildiği gibi iş gedikli meyhanelere gelince padişahlar bile ça- resiz kalabiliyordu. Mesih Ali Paşa Camii yakınında bulunan bir meyhane 1894 yılında halkın şikâyetlerine sebep olmuştu. Camiye sadece 40 adım mesafede bulunan bu Rum meyhanesi, gedikli meyhane sınıfında olup kapa- tılması kolay değildi. Bu nedenle öncelikle, ilgili meyhanenin gedik hakkının satın alınması sonra da kapatılması yoluna gidilmişti (Engin 2001: 62-63). 
 
Gedikli meyhanelere ilişkin bir diğer örnek olay Unkapanı’nda yaşan- mıştı. Unkapanı Fenar Caddesi’nde karakola yakın olan kahvehanelerin meyhaneye dönüştürülmesi için kahvehane sahipleri Zaptiye Nezaretine dilekçeler vermişti. Karakol civarında olan bu kahvehanelerin meyhaneye dönüştürülmesine izin verilmediği gibi o civarda bulunan meyhanelerin de ruhsatları yenilenmemişti. Zira mevcut nizamnâmeler, cami, mescit ve ka- rakol yakınlarında meyhane açılmasına müsaade etmiyordu. İşte bu ruhsat iptali meselesinden bazı gedikli meyhaneler de etkilenmişti. Dolayısıyla mesele Şûrâ-yı Devlet’e taşınmıştı. Buna göre her ne kadar nizamnâmenin ikinci maddesi cami, mescit yakınları ve karakol civarında meyhane açılma- sını yasaklasa da, bu maddenin kastettiği meyhaneler sonradan açılmış olanlardır denilmiş ve dolayısıyla gedikli meyhanelerin ruhsatlarının yeni- lenerek mevcut şekilde bırakılması kararı alınmıştı (BOA. DH. EUM. THR. 52/12). 
 
Doğru veya yanlış her ne olursa olsun meyhanelere yönelik belirli kai- deler vardı ve bir şekilde bunlar uygulanıyordu. Ancak içkiyle ilgili bir baş- ka sorun kapalı şişelerle yapılan satışla ilgilidir. Zira sayıları görece az olan meyhaneler belirli kıstaslar çerçevesinde ruhsat alıyor ve işliyordu. Ancak hemen her mahalle arasında bulunan bakkal ve attar4 dükkânlarında kapalı şişelerde içki satılması büyük bir sorun teşkil ediyordu. Bu durumda Müs- lüman Mahallesi olsun olmasın hemen her yerde içki almak ve satmak mümkün oluyordu. Bu mesele ile ilgili olarak meyhane benzeri bir karar alınarak hayata geçirilmiştir. Buna göre öteden beri uygulanagelen cami ve mescitlere yakınlığı bulunan mahallerle, sırf İslam mahallerinde olan bakkal ve attar dükkânlarında içki satılamayacak, sair mahallerde önceden olduğu gibi şişede içki satılabilecekti (BOA. DH. EUM. THR. 52/12). 
 
Nizamnâmeler çerçevesinde kapatılması gereken bir kısım meyhane Balıkpazarı’nda Yeni Camii yakınlarında açılmıştı. Caminin hemen yakının- da bulunan Locacı, Meyhaneci ve Lonca Sokaklarında bulunan 14 meyhane, camiden 100 arşın uzaklıkta değillerdi. Dolayısıyla zaptiye memurları mey- haneleri kapatmıştı. Bunun üzerine dükkânları mühürlenen esnaf bir araya gelerek dilekçe vermiş ve 30 yıldır içki sattıkları meyhanelerinin tekrar açılmasını talep etmişlerdi (BOA. DH. MKT. 1492/103). Bu meselede ilk akla gelen husus, mevcut düzenlemelere rağmen, kalabalık bir cemaati bulunan Yeni Camii’nin hemen yanında bu kadar çok meyhanenin nasıl açılmış oldu- ğudur. Üstelik 30 yıl boyunca dükkânlarını işletebilmişlerdi. 
 
Yeni Cami etrafındaki meyhaneci esnafının verdiği dilekçe sonrası me- sele Şûrâ-yı Devlet’in gündemine gelmişti. Yapılan değerlendirme sürecinde Şehremaneti ve Zaptiye Nezareti ile gerekli yazışmalar yapılmış ve bir kara- ra varılmıştı. Buna göre, meyhanelerin camiye uzaklığı, bilhassa Balıkpazarı tarafındaki dış kapıdan itibaren ölçüldüğünde, nizamnâmenin tayin ettiği mesafeden daha kısa olduğu anlaşılmıştır. Yani meyhaneler camiye 100 arşından daha yakın bir mesafede bulunuyordu (BOA. MV. 29/20). Bu du- rumda kapatma kararı doğrulanmış olduğundan dilekçelerin reddi gerek- mektedir. Oysa Şûrâ-yı Devlet, nizama uymak yerine meseleye farklı bir yorum getirmiş ve meyhanelerin yeniden açılmasına hükmetmiştir. Buna göre, caminin dış avlusu, eskiden beri birbirinden farklı dükkânlar nedeniy- le caminin bir parçası olmaktan çıkarak adeta bir çarşıya dönüşmüştü. Bun- dan dolayı caminin dış duvarından itibaren başlaması gereken ölçme işle- mine cami duvarından itibaren başlanması gerektiği belirtilerek meyhane- lerin kapatılma kararı iptal edilmiş olmuştur.
 
Nizamnâmelere aykırı da olsa meyhanelerin kapatılması kolay değildi. Üstelik bu meyhaneleri örnek alarak yeni meyhaneler açılmak istendiğinde mesele içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Beyoğlu’nda Ağa Camii yakınların- da daha önceden açılmış olan meyhane ve mağazaların olduğu kısma Rus asıllı Ligor Mirabof adlı kişi bir meyhane açmak istemişti. Mevcut dükkânlar camiye yakınlığı dolayısıyla rahatsızlık uyandırdığından bunların ıslahı noktasında hazırlık yapılırken bir de bunların yanına yeni bir meyhane açılması uygun bulunmamıştı. Çünkü bu sırada, “geçmişte bir şekilde veril- miş” olan ruhsatların süresi doldukça yenilenmemesi esası kabul edilmişti. Bu durumda Mirabof’a yeni bir meyhane açma izni verilmesi beklenemezdi. Üstelik bu bölgede sadece Ağa Camii değil, meyhane açılmasına engel teşkil edecek Müslüman mezarlığı ve karakol gibi başka yapılar da vardı. 
 
Ancak Ligor Mirabof, ne cami ne karakol ne de mezarlıkla ilgilenmiyor, o sadece mevcut örnekleri dikkate alıyordu. Mirabof, talebini Rus Konsolosluğu ara- cılığıyla tekrarlamış ve yine mevcut mağaza ve meyhanelere vurgu yaptık- tan sonra, engel olarak gösterilen karakolun tahliye edilmeye başlandığı bilgisine yer vererek ruhsat talebini yenilemişti. Üstelik Ruslar, ileride yapı- lacak düzenleme ne şekilde olursa ona tâbi olacaklarını ifade ederek yumu- şak başlılıkla istedikleri izni almaya çalışmışlardı. Ancak ne Beyoğlu Muta- sarrıflığı ne de Şehremaneti, bölgede yeni bir meyhane açılmasına rıza göstermiyordu. 9 Aralık 1909 tarihinde Şehremini imzasıyla Dâhiliye Nezareti- ne gönderilen tahrirat, talep edilen meyhane için olası sakıncaları ortaya koyması bakımından önemlidir. Burada dikkat çekilen bir başka sorun, ile- ride meyhanelerin kapatılması kararlaştırıldığında Ligor Mirabof’un yaban- cı ülke vatandaşı olması hasebiyle uygulama dışında kalabileceği tehlikesi- dir. Zira yabancılara tanınan ayrıcalıklar zaman zaman devletin elini kolunu bağlıyor ve yöneticileri çaresiz bırakıyordu. Bu nedenle ısrarlara rağmen ne Ligor Mirabof’a ne de Rus Konsolosluğuna olumlu yanıt verilmemişti (BOA. DH. MUİ. 45/17). 
 
Meyhanelerin kutsal mekânlara olan yakınlığından kaynaklanan sorun- ların temel nedeni görevlilerin sorumluluklarını tam olarak yerine getir- memesiydi. Nitekim Kahveci Ohannes’in dilekçesi takip edildiğinde bu me- sele daha iyi anlaşılmaktadır. Ortaköy’de Yalı Sokağı’nda bulunan kahveha- nesinde bira satmak isteyen Ohannes, 26 Haziran 1909 tarihinde Sekizinci Daire-i Belediyyeye ve 3 Temmuz 1909 tarihinde de Şehremaneti’ne dilekçe vererek ruhsat talebinde bulunmuştu (BOA. ZB. 378/54; BOA. ZB. 378/59). 
 
Ohannes’in dilekçesi sonrası Sekizinci Daire-i Belediyye müfettişleri gerekli incelemelerde bulunmuş ve adı geçen yerde bira satışında herhangi bir sakınca olmadığına karar vermişlerdi. Ancak Sekizinci Daire, talep edi- len ruhsatı vermek üzereyken Şehremaneti, yeniden inceleme yapılması için dilekçeyi Zaptiye Nezaretine havale etmişti. Zaptiye Nezareti, ayrıntılı bir inceleme yapmak üzere Beyoğlu Mutasarrıflığı ve Beşiktaş Serkomi- serliğini görevlendirmişti. Beyoğlu Mutasarrıflığı memurları, ilgili kahveha- ne civarında herhangi bir mukaddes mekân bulunmamakla birlikte gerek İslam hanelerine ve gerekse sultan saraylarına yakınlığı dolayısıyla kadehle içki satışının sakıncalı olduğu yönünde 22 Temmuz 1909 tarihli yeni bir karar vermişti. 
 
Zaptiye Nezareti tarafından görüş istenen ikinci birim Beşiktaş Ser- komiserliği idi. Serkomiserlik, kahvehanenin bulunduğu bölgeden sorumlu Ortaköy Komiserliğini tahkikat için görevlendirmişti. Bu aşamada oldukça ayrıntılı bir inceleme yapılmış ve gerekli cevap verilmişti. Buna göre adı geçen Yalı Sokağı’nda, emsal teşkil edebilecek, içki satışı yapılan gazino, meyhane, kahvehane veya başka bir dükkân bulunmamaktaydı. Buna karşın kahvehaneden sadece 40 adım uzaklıkta Sultan V. Murad’ın kızı Fehime Sultan’ın yalısı, biraz ötede Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan’ın oğul- larının ikamet etiği yalı, bazı devlet adamlarının konakları ve ünlü Boyacıyan ailesinin köşkleri bulunuyordu. Üstelik ilgili kahvehane Ortaköy Camii’ne sadece 110 adım mesafedeydi. Bu arada tahkikat sırasında mahalle halkından rastgele seçilen kişilerle görüşme yapılarak Ohannes’in kahve- hanesinde kadehle içki satılmasının kendileri için sakınca oluşturup oluş- turmadığı hususu da sorulmuş ve mahalleli, sadece bira satılmasının kendileri için bir sakınca doğurmayacağı cevabını vermişlerdi. 
 
Nihayetinde elde edilen verileri değerlendiren Ortaköy Komiserliği talebin reddedilmesi yö- nünde görüş beyan etmiş ve bunun sonrasında Ohannes’e kahvehanesinde içki satışı için istenen ruhsat verilmemişti (BOA. ZB. 378/54; BOA. ZB. 378/59). Bu son örnek, belgelere yansıyan “her nasılsa ruhsat almış” ifadesini anlamaya yardımcı olmaktadır. Zira yeterli inceleme yapılmadan açılan dükkânlar, daha sonra dikkatli bir incelemeye tabi tutulduğunda kapatılı- yordu. Burada Sekizinci Daire-i Belediyye müfettişlerinin görüşleri dikkate alınarak Ohannes’e ruhsat verilseydi, sadece 110 adım ötede bulunan cami dolayısıyla şikâyetler söz konusu olacak ve ruhsat iptal edilecekti. Yani Spiro’nun başına gelenler Ohannes’in de başına gelmiş olacaktı. 
 
Sonuç 
Osmanlı Devleti, farklı din ve mezheplere mensup topluluklardan oluşmuş- tu. Bu nedenle gayrimüslim unsurlara Müslümanlardan farklı hukuk kaide- leri uygulanıyordu. Bu farklılıklardan birisi de içkiyle ilgilidir. İslam dini, içkiyi kesin olarak haram kıldığı için Müslümanların içki içmesi, satması, meyhane açması ve meyhaneye gitmesi devlet tarafından da yasaklanmıştı. Müslümanlara yasak olan içki, gayrimüslimlere yasak değildi. Dolayısıyla gayrimüslimler içki içebilir, meyhane açıp işletebilir ve rahatlıkla meyhane- ye gidebilirdi. Ancak meyhane açmanın belirli şartları vardı. Kimse istediği yere meyhane açamazdı. Bunun için temel kaide meyhane açılacak yerde en az % 5 oranında gayrimüslim nüfus olmasıydı. Yani Müslümanlardan oluşan bir mahallede meyhane açılmasına izin verilmiyordu. 
 
Meyhane açabilmenin bir diğer önemli şartı, Müslümanlar tarafından saygı gösterilen veya kutsal kabul edilen yapılara belli bir mesafede olma- sıydı. Bunun için tespit edilen mesafe 100 arşındır. Buna göre cami, mescit, medrese, türbe, tekke, mezarlık gibi yapılara 100 arşından daha yakın olan yerlere meyhane ruhsatı verilmiyordu. Şayet bir şekilde ruhsat alınmışsa da sonradan yapılan incelemelerle ruhsatlar iptal ediliyordu. Anlaşılan o ki, pek çok kez ruhsat vermeden önce yeterli araştırma yapılmadığından 100 arşından daha yakın yerlere meyhaneler açılmış ve bu da çeşitli davalara konu olmuştu. 
Osmanlı yönetimi, toplumsal kaideleri tespit ederken sadece Müslümanları değil tüm unsurları dikkate almıştı. 
 
İçki Müslümana haram denilip herkes için yasak kapsamına alınmamış, onun yerine gayrimüslim unsurlar da dikkate alınarak yasağın kapsamı tespit edilmiştir. Buna göre gayrimüs- limler için “rızık” olarak kabul edilen içkiye ulaşmanın yolları açık tutul- muştur. Müslümanın inancına saygı gösterilmiş ancak öte yandan gayrimüs- limlerin sosyal hayatına da müdahale edilmemiştir. Osmanlı hukuku, mey- haneleri başta camiler olmak üzere diğer bütün kutsal yapılardan en az 100 arşın uzağa açtırırken başka birtakım yapıları da dikkate almıştır. Hanedana mensup kimselerin oturduğu konaklar, saraylar; üst düzey kamu görevlile- rinin konakları ve hatta saygın ailelerin konaklarının dahi hesaba katıldığı görülmüştür. Böylece bu kesimlerin itibarına zarar verebilecek olası karga- şaya en başından engel olunmaya çalışılmıştır. 
 
KAYNAKÇA 
Arşiv belgeleri 
Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA). Belge numaraları metin içerisinde veril- miştir. 
Sadaret Mektubî Kalemi Nezâret ve Devâir Yazışmalarına Ait Belgeler (A. MKT. NZD.) 
Bâb-ı Âli Evrak Odası Evrakı (BEO.) Dâhiliye Mektubi Kalemi Evrakı (DH. MKT.) Dâhiliye Nezâreti Muhaberât ve Tensîkât Müdüriyeti Evrakı (DH. EUM. 
MTK.) Dâhiliye Nezâreti Emniyet-i Umûmiye Tahrirat Kalemi Evrakı (DH. EUM. 
THR). Dâhiliye Nezâreti Hukuk Müşavirliği Evrakı (DH. HMŞ.) Dâhiliye Nezâreti Muhaberât-ı Umûmiye İdaresi Evrakı (DH. MUİ.) Dâhiliye Nezâreti Mebani-i Emiriye-Hapishaneler Müdürlüğü Müteferrik 
Evrakı (DH. MB. HPS. M.) Meclis-i Vükela Mazbataları (MV.) Yıldız Tasnifi Perakende Evrakı Mabeyn Erkânı ve Saray Görevlileri Arizaları (Y. PRK. SGE.) Zaptiye Nezâreti Evrakı (ZB.) 
Kitap ve makaleler 
Abdülaziz Bey (1995). Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, Birinci Kitap, (haz. Kâzım Arısan, Duygu Arısan Günay), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 
Ahmet Refik (1935). On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı (1553-1591), İstanbul: Devlet Basımevi. 
AKGÜNDÜZ Ahmet (1987). “Osmanlı Hukukunda Gedik Hakkının Menşei ve Gedik Hakkıyla İlgili Ebussuud’un Bir Risalesi”, Türk Dünyası Araştır- maları, 46:149-162. 
ALBAYRAK Sadık (1997). 42 Orijinal Belge Işığında Eski İstanbul’da Sosyal Hayat ve Çevre, İstanbul: İGDAŞ. 
BAKTIR Mustafa (2011). “İçki, İslam’da”, DİA, 21: 458-462. BOZKURT Nebi (2011). “İçki”, DİA, 21: 455-464. DEMİRCİ Kürşat (2011). “İçki, İslam Öncesi Dinlerde”, DİA, 21: 456-458. Dersaadet ve Bilad-ı Selase ile Taşralarda Kadeh ve Kıyye ile Müskirat 
Füruht Edenlerden İşbu 1283 Senesi Teşrin-i Evvel-i Rûmînin On İkinci Gününden İtibaren Alınacak Resm-i Bey‘iyyeye Dair Olub Ahkâm-ı Mündericesi Gerek Devlet-i Aliyye Gerek Devlet-i Ecnebiyye Teb‘ası Hakkında Bilâ-İstisna Meriyyü’l-İcrâ Nizamnâmedir (1289). Düstûr, Cüz-i Sânî, İstanbul: Matbaa-i Amire. 
ENGİN Vahdettin (2001). Sultan Abdülhamid ve İstanbul’u, İstanbul: Simurg Yayınları. 
Evliya Çelebi (2013). Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 1, 1- 6. Kitaplar, (haz. Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 
FAROQHI Suraiya (1998). Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam Ortaçağdan Yirminci Yüzyıla, (çev. Elif Kılıç), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. 
GERLACH Stephan (2007). Türkiye Günlüğü 1573-1576, I, (ed. Kemal Bey- dilli), (çev. Türkis Noyan), İstanbul: Kitap Yayınevi. 
GERLACH Stephan (2007). Türkiye Günlüğü 1577-1578, II, (ed. Kemal Beydilli), (çev. Türkis Noyan), İstanbul: Kitap Yayınevi. 
KAL’A Ahmet (1990). “Gediklilerin Doğuşu ve Gedikli Esnafı”, Türk Dünyası Araştırmaları, 67: 181-187. 
KÖSE Osman (2007). “XVIII. Yüzyıl Sonları Rus ve Avusturya Savaşları Es- nasında Osmanlı Devletinde Bir Uygulama: İstanbul’da İçki ve Fuhuş Yasağı”, Turkish Studies, 2/1: 104-123. 
KRAMER, S. N. (1995). Tarih Sumer’de Başlar, (çev. Muazzez İlmiye Çığ), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. 
Naîmâ Mustafa Efendi (2002). Târih-i Na‘îmâ, II, (haz. Mehmet İpşirli), An- kara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. 
NAZIR Bayram (2011). Dersaadet’te Ticaret, İstanbul: İstanbul Ticaret Oda- sı. 
ORTAYLI İlber (2005). İstanbul’dan Sayfalar, İstanbul: İletişim Yayınları. ÖZKAYA Yücel (1990). “III. Selim’in İmparatorluk Hakkındaki Bazı Hatt-ı Hümayunları-II” Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), 1/1: 333-354. PASPATIS Aleksandros (2014). Balıklı Rum Hastanesi Kayıtlarına Göre İs- 
tanbul’un Ortodoks Esnafı 1833-1860, (çev. Marianna Yerasimos), İstanbul: Kitap Yayınevi. Selânikî Mustafa Efendi (1999). Tarih-i Selânikî (1002-1008/1595-1600), II, 
(haz. Mehmet İpşirli), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Sokaklara Dair Nizamnâme (1289). Düstûr, Cüz-i Sânî, İstanbul: Matbaa-i Amire. TOSUN, Mebrure-Kadriye Yalvaç (1975). Sumer, Babil, Assur Kanunları ve 
Ammi-Şaduqa Fermanı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. ÜNAL Mehmet Ali (2011). Osmanlı Tarih Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yayınları. YILDIRIM Mustafa (2001). “İslam Hukukunda İçki İçme Suçu ve Cezası”, 
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XIII-XIV: 31-52. YILMAZ Fehmi (2010). Osmanlı Tarih Sözlüğü, İstanbul: Gökkubbe Yayınları. YILMAZ Fikret (2005). “Boş Vaktiniz Var mı? Veya 16. Yüzyılda Anadolu’da 
Şarap, Eğlence ve Suç”, Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar, I: 11-49. ZAT Vefa (1994). “Meyhaneler”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, 5, 
İstanbul: Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı: 434-443. 224 
 


Türk Aşçı Haberleri Ve Güncel Mutfak Haberleri Not::
Eğer sizde mesleki haberinizin yada tarifinizin web sitemizde yayınlanmasını istiyorsanız; "Haberini Yada Tarifini Paylaş" sayfamızdaki kriterlere uygun bir şekilde uygun içeriklerinizi bize gönderebilirsiniz. Türk Aşçı Haberleri internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, röportaj, fotoğraf, resim, sesli veya görüntülü şair içeriklerle ilgili telif hakları www.turkascihaberleri.com 'a aittir. Bu içeriklerin iktibas hakkı saklıdır. İlgili haber kopyalanarak başka bir site tarafından yayınlanmaya ihtiyaç duyulduğu takdirde kaynak gösterilerek ve web sitemize link verilerek kullanıması mümkündür.


  • Facebook'ta paylaş

Bu Habere Yorum Yap

Benzer Haberler