loader
Mardin Yemek Kültürü -03-

Mardin Yemek Kültürü -03-

Mardin, Osmanlı idaresine katıldıktan hemen sonra, idari bakımdan olduğu gibi adli açıdan Diyarbakır...

Mardin Yemek Kültürü -03-
İdris-i Bitlis-i II. Bayezid döneminde Osmanlı Sarayına yerleşen İdris-i Bitlisi, özellikle Yavuz döneminde sorumluluk alıp, başarı kazanır.93 Bu dönemde Osmanlı siyasetinde aktif bir rol üstlenir. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ile beraber Şah İsmail’e karşı Çaldıran Savaşına katılır. Savaştan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu vilayetlerinin Osmanlı yönetimine geçmesi için görevlendirilir. Buradaki başarılarından dolayı Yavuz Sultan Selim, İdris-i’ye bir ferman göndererek, Diyarbakır bölgesini kendisine verip, Diyarbakır’daki Arap Kazaskerliği rütbesiyle görevlendirilir. Bununla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yönetimi İdris-i Bitlisi’ye verilmiş olur. Bu tarihten sonra Yavuz Sultan Selim’in Memlûklulara karşı uyguladığı siyasette belirleyici rol oynar. Öncelikle, Musul ve Urfa’nın Memlûklulardan alınarak Osmanlı topraklarına katılmasını sağlar.
 
1516 ve 1517 yıllarındaki Ridaniye ve Mercidabık Savaşlarına Sultan ile beraber katılır.94 Belki de Osmanlı idaresindeki Kürdistan coğrafyasının şekillenmesinde en önemli şahsiyet olan İdris-i Bitlisi’nin biyografyasına böylece değinildikten sonra tekrar Mardin’in Osmanlı tarafından fethine dönüldüğünde; yine İdris-i Bitlisi’nin etkisi görülür. Tebriz’in de fethi (6 Eylül 1514-16) ile sona eren İran seferinden Amasya’ya dönüldüğünde, Osmanlı padişahı bu sefer esnasında beraberinde yer alan İdris-i Bitlisi’yi Urmiye gölünden Malatya’ya ve Diyarbekir’e kadar uzanan bölgeyi Şah İsmail’e karşı ayaklandırıp Osmanlı İmparatorluğu’na bağlamaya teşvik için Doğu Anadolu’ya gönderir.
 
İdris-i Bitlisi önce Urmiye havalisine giderek, daha önce de Şah İsmail’e karşı Osmanlıların tarafında yer alan Emir Sarim’in oğullarını Safavilere karşı işbirliği konusunda ikna eder. Ayrıca Soran Kürtlerinin Emiri Seyyid Bey’in ve Baban Kürtlerinin himayesini sağlar. Bitlisi, daha sonra, Beradost emirlerinden Yusuf İskender ve Sultan Ahmed’in de Osmanlıların safına geçişini sağlayarak civardaki Kürt Beyliklerini uzlaştırmayı başarır.95 Uzlaşmaya yanaşmayan, Safavi taraftarı Kürtlerle çatışmalarda Cizre ile Musul tahrip olursa da Kürt Beylerini Osmanlı tarafında yer almaları konusunda ikna eder.96 Diyarbekir halkı da İdris-i Bitlisi vasıtası ile Yavuz Sultan Selim’e haber göndererek kendisinden yardım isterler. Safavi kuvvetlerinin Diyarbekir kuşatması bir yıl kadar sürer. İdris-i Bitlisi de Doğu Anadolu’da bulunan birçok Kürt mir ve beylerini Diyarbekir’in imdadına gitmek üzere ikna eder. Bu haber kendisine ulaşınca Karahan kuşatmayı kaldırarak Mardin istikametine kaçar.97
 
Mardin’in zaptı için İdris-i Bitlisi’nin fikrine uyularak, Mardin halkı ile iyi ilişkileri olan Hısn-ı Keyfa Hâkimi Melik Halil Eyyubi, 500 kişilik bir Kürt kuvveti ile hisarın eteğine kadar gönderilir. Bunlar Mardin halkı teslim olduğu takdirde herkesin canının ve malının korunacağını İdris-i Bitlisi’nin sözü olarak iletirler. Mardin halkı kendilerini temsilen Seyyid Ali Nusaybini’yi İdris-i Bitlisi ile görüşmelerde bulunmak üzere görevlendirirler. Bu zat, İdris-i Bitlisi ve Melik Halil ile görüşerek şehir halkı adına itaatini arz ve padişaha biat ettiklerini söyler. Mardin’in Osmanlılar tarafından bu ilk fethi 3 Kasım 1515’te gerçekleşir.98
 
Ancak kalede Bıyıklı Mehmed Paşa ve Sivas ile Amasya Emir Ümerası Şadi Paşa arasındaki anlaşmazlık, İdris-i Bitlisi’nin bütün çabalarına rağmen, iki paşanın da maiyetindekiler ile birlikte şehri terk etmeleri ile sonuçlanır. Şehir tekrar Şah İsmail’e mensup birliklerin eline geçer. 15-20 Mayıs 1516’da gerçekleşen çatışmadan sonra ise Safavi ordusu tamamen dağılmış, Mardin şehri teslim olmuş, bir kısım Safavi askeri kaleye sığınmıştır. Hısn-ı Keyfa Kalesi de alındıktan sonra İdris-i Bitlisi’nin aracılığı ile barış anlaşması yapılarak teslim olan Mardin Kalesi içerisindeki muhafızların, Azerbaycan’a gitmelerine müsaade edilir. Burası tekrar Melik Halil Eyyubi’ye verilir. Bu çevredeki Savur Kalesi de barış ile teslim alınır. "Geleneksel Türk Mutfağı, Yöresel Yemekler, Yöresel Mutfaklar, Osmanlı Saray Mutfağı, Osmanlı Yemek Kültürü, İştah Açıcılar, Zeytinyağlı Tarifleri, Deniz Ürünleri, Balık Yemekleri ,Salata Tarifleri, Sebze Yemekleri, Patlıcan Yemekleri, Tencere Yemekleri, Tavuk Yemekleri"
 
Mardin kalesinin fethinden sonra, bir liva haline getirilen Mardin, Diyarbekir vilayetine bağlanır.99 Mardin, Osmanlı idaresine katıldıktan hemen sonra, idari bakımdan olduğu gibi adli açıdan Diyarbakır Eyaleti’ne bağlanır. Aslında Mardin’in farklı eyaletlere bağlandığı dönemlerde de, adli bakımdan “Amid kadısına” bağlılığı devam etmiştir. Hatta Kürdistan Eyaleti kurulup, Diyarbakır bu eyaletin sancaklarından biri haline geldiği dönemlerde bile idari açıdan olmasa da adli açıdan Diyarbakır eyalet olarak değerlendirilmiş ve Mardin’in adli açıdan Diyarbakır’a bağlılığı devam etmiştir. “Kürdistan Eyaleti dâhilinde hükümet-i şer’iyesi Diyarbekir Eyaleti’ne mülhak Mardin sancağına bağlı…” şeklinde şer’iye sicillerinde yer alan ifadeler bu durumun göstergesidir.100
 
Bu tarihten itibaren Osmanlıya ait bir kent olan Mardin, merkezi yönetimden nedeni ile neredeyse sürekli bir karışıklık içinde yer alır. Bu karışıklıkların etkisini azaltmak için Osmanlı Devleti, Mardin’i bölgede daha güçlü gördüğü valilerin yönettiği eyaletlere bağlar, bazen de doğrudan merkezden yönetici atama yolunu seçer. 1625’te Musul’a, 1666’da Bağdat’a bağlanan Mardin, 1746’da Amid sancağına bağlanır.101 1750’de ise tekrar Bağdat’a bağlanır.102 1812-1813 yıllarında Vehabilerin, Mehmet Ali Paşa tarafından bozguna uğratılması Arap aşiretlerini de hareketlendirir. 1827’de Mardin hâkimliğine atanan Müftü Hacı Ahmet Efendi ile Alay Beyi Ali Bey arasındaki mücadele, şehirde kamplaşmaya yol açar ve şehir halkı bunların etrafında ikiye bölünür.
 
1832 yılında Mardin hâkimliğine, Şeyhzade ailesinden Osman Paşa atanır. Bu dönemde Millizadelerden Hacı Esad Bey, Taşlı Aşiretinden dört kişiyi öldürerek uzun süre devam edecek olan aşiretler savaşını başlatmış olur. Şehirde egemenliği ele geçiren Esad Bey, kaleyi de iki yıl elinde tutar. Diyarbakır Valisi Mehmet Reşit Paşa da dört ay kuşatmasına rağmen kaleyi ele geçiremez. Esad Bey’i Mardin hâkimi olarak tanımak zorunda kalan paşa, bir süre sonra Mardin’e girerek asileri mağlup eder ve Esad Bey’i azledip yerine Mehmet Bey’i görevlendirir.103 Bu kargaşa döneminde Mardin ile Bağdat arasında posta tatarları çalışamaz hale gelir ve İstanbul ile Bağdat arasındaki haberleşme kesilir. Osmanlı kuvvetlerinin bir kısmı Ravenduz ve bir kısmı da Şammar Aşireti üzerine gönderildiği için Mardin’in çöl tarafı Aneze Aşiretinin yağma ve talan akınlarına maruz kalır.104
 
Mardin, 1835’te Diyarbakır’a, 1840-1842 tarihlerinde son kez Musul’a bağlı kaldıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar bir daha değişmemek üzere Diyarbakır Eyaleti’ne bağlanır. 19. yüzyılın başından 1837 yılına kadar Mardin idarecilerinden “Voyvoda” olarak bahsedilmekte, 1837’den itibaren ise “Mütesellim” ifadesi kullanılmaktadır. III. Selim ve II. Mahmud dönemindeki gelişmeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Mardin ve çevresinde merkezileşme sürecinin başladığı ancak henüz tamamlanmadığı söylenebilir.105
 
Tanzimat Dönemi
Tanzimat hedeflerinin Mardin ve çevresinde icrası, beraberinde birçok probleme de yol açar. Bu dönemde Mardin çevresinde, klasik Osmanlı düzeni içinde özerk bir yapı kazanmış olan Kürt emirlikleri bulunmaktadır. Bu emirliklerin, ülke genelinde tek tip bir idari yapı oluşturma çabalarıyla tasfiye edilmesi aşiretleri rahatsız eder. Mardin merkezi hükümetin idaresinde olsa da yerli beylerin isyanları, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya karşı alınan mağlubiyet, Halep Eyaleti’nden ve Kuzey Irak bölgesinden gelen aşiretler sebebiyle şehirde tam bir istikrar ve asayişin sağlanması mümkün olmaz. Bunda, bölgedeki idari sınırların sık sık değişmesi ve Mardin’in sürekli olarak Diyarbakır - Halep Eyaletleri arasında yer değiştirmesi de etkili olmuştur. II. Mahmut devri idari düzenlemeleri ve Tanzimat reformlarının Mardin ve çevresinde uygulanabilmesi büyük sosyal karışıklıkların yaşanması sebebiyle ancak 1847’lerden sonra mümkün olur.106
 
Bedirhan Bey
Bölge için 19. yüzyıl ortaları, dinsel grup ve kimliklerin Tanzimat Fermanı ve misyonerlik faaliyetleriyle harekete geçtiği bir dönem olurken, Tanzimat döneminin başlarında meydana gelen en önemli gelişme, Bohtan Miri Bedirhan Bey’in isyanıdır. Bedirhan Bey isyanı, çok genel anlamda Kürdistan’ın yüzyıllardır devam eden, Osmanlı hâkimiyeti döneminde de resmiyet kazanmış statüsünün, Tanzimat sürecinde değiştirilmeye çalışılmasıyla ortaya çıkmış bir isyandır. Bohtan Emirliği, Osmanlı hâkimiyeti sonrasında “Hükümet-i Cezire” olarak isimlendirilen idari yapılanmanın devamdır. Şerefname’ye göre emirliğin adı, cesaret ve savaşçılıklarıyla tanınan Kürt aşireti “Bohti’den” gelmektedir.107 Bölgenin geçmişinde önemli bir yere sahip olan ve kökenini İslam komutanlarından Halid bin Velid’e dayandıran bu emirliğin tarihinde “Bedirhan Bey” özel bir öneme sahiptir.
 
Genç yaşta emirlik yönetimini üzerine alarak idarî alanda bir dizi reform yapar. Zamanla dağınık ve başına buyruk Kürt aşiret ve beyliklerini kendi himayesi altında birleştirerek yönetimini güçlendirir ve Cizre bölgesini otoriter biçimde yönetmeye başlar.108 Askerî alanda yaptığı yenilikler, uyguladığı düşük ve adil vergi sistemi, bölgede atıl vaziyette bulunan bazı maden yataklarını işletmeye açması gibi ekonomik hayata canlılık kazandıran reformlar onun Kürt beyleri arasındaki saygınlığını artırdığı gibi, Cizira-Bohtan bölgesini dışarıdan göç alan bir cazibe merkezi hâline getirir. Ayrıca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan gayrimüslim unsurlarla (Ermeni, Nasturi ve Süryani) ilişkilere büyük önem vermiş ve onları idarî alanlarda da görevlendirmiştir.109
 
Devlet yanlısı politikaları nedeniyle hükümet tarafından “Asâkir-i Redife Miralaylığı” ile ödüllendirilir. Bedirhan Bey’in egemenlik ve nüfuz alanı Van, Revanduz, Siverek, Sert ve Sincar’ı da içine katarak Diyarbakır’a kadar dayanır.110
 
Tanzimat’ın uygulanmaya başlaması ile Bedirhan Bey’in yönetiminde olan Cizre ve Midyat’ın kendisine bağlanmasını isteyen ve bu konuda İstanbul’u da ikna eden Musul Valisi Mehmet Paşa ile arası açılır. Cizre kazasının 1842’de Musul’a bağlanmasını kabullenmeyen Bedirhan Bey isyan eder. Meclis-i Umumi’de görüşülen konu Bedirhan Bey ve ailesinin daha önceki hizmetleri dikkate alınarak karara bağlanır. Buna göre; Cizre Diyarbakır’a bağlanır. Bu olayın ardından bölgede sorunlara sebep olan ve Bedirhan Bey ile devleti karşı karşıya getiren başka bir olay patlak verir; Bedirhan Bey’in Nasturi harekâtı.111 Tanzimat’ın hemen ardından bölgede meydana gelen Bedirhan Bey isyanında ABD ve İngiliz kökenli misyonerlerin müdahaleleriyle Hıristiyan ahali ilk kez çatışmalarda taraf olmuştur. Bu çatışmalar sadece Doğu Süryanileri olarak tanımlanan Nasturileri değil, aynı zamanda patriklik merkezleri Mardin olan Batı Süryanilerini (Yakubiler) de etkiler.
 
Tur-Abdin’e sıçrayan olaylarda Süryani Kadimlerin bir kısmı da taraf olur. Osmanlı belgelerinde 1848’de, Bedirhan Bey’in esir aldıkları arasında Nasturilerle beraber Yakubilerin de Diyarbakır ahalisinden toplanıp, eski yerlerine iade edildiğinden bahsedilmektedir. Hem bu olayın yarattığı kargaşa hem de bu sıralar Mardin ve çevresinde görülen kolera salgını bölge nüfusunun bir kısmının Diyarbakır’a göç etmesine sebep olur. Olaylardan Mardin merkezindeki Süryaniler pek fazla etkilenmese de özellikle Tur Abdin bölgesi ve çevre köylerde yaşayan Süryaniler yaşadıkları insan kayıplarının dışında, özellikle Suriye’ye çok sayıda göç verirler.112 Bu isyan özellikle Van ve Hakkari bölgelerinde Bedirhan Bey ile birlikte hareket edenler hariç Nasturi katliamları derecesine varıp, bölgenin nüfus yapısını değiştirecek ölçüde etkili olur.113 Nasturilerin ileri gelenleri Musul’a kaçıp, İngiliz Konsolosluğu’ndan yardım isterler.114 Bu olaylar sonucu artan İngiliz baskısıyla Bedirhan Bey’e karşı Osmanlı ordusu güçlü bir harekât başlatır.115
 
Sonunda yeğeni Yezdanşer’in de taraf değiştirmesiyle Bedirhan Bey ve iki oğlu nihayet teslim olur ve İstanbul’a getirilirler. Bedirhan Bey, Padişahın huzuruna kabul edildikten sonra 1847 Temmuz’unda Girit’e sürgün edilir.116 Buraya kadar “isyan” olarak nitelendirilen Bedirhan Bey’in Nasturi harekâtının, aslında Osmanlı Devletine karşı bir isyan hareketi olup olmadığı halen de tarihçiler arasında tartışma konusudur. Çünkü isyandan kısa süre önce Erzurum Valisi Halil Kamil Paşa, İstanbul’a gönderdiği raporlarda; Bedirhan Bey’den yiğit ve cesur bir Kürt beyi olarak söz etmekte ve Nasturileri terbiye etmeyi düşünüyor olmasının yanlış olmadığını belirtmektedir.117 Öte yandan Bedirhan Bey isyanın her aşamasında ısrarla padişaha bağlılığını belirten mektuplar gönderir. Nitekim Osmanlılarda isyanın karşılığı belli olmasına rağmen, harekât bastırıldıktan sonra Bedirhan Bey, oğulları ile birlikte sadece sürgün edilmekle yetinilir. Ayrıca sürgünde kendisine bağlanan maaşı topraklarındaki geliri ile karşılaştırıp yetersiz bulan Bedirhan Bey padişaha serzenişte bulunduğu mektuplar yazar.
 
İsyanın bastırılmasında önemli görevler üstelenen Osman Paşa’nın bölgenin yeniden yapılandırılması konusundaki görüşleri Babıali’de görüşülerek uygun bulunur ve bölgede “Kürdistan” adıyla yeni bir eyalet oluşturulur. Osmanlı’nın bölgeye hâkim olduğu ilk yıllardan itibaren kullandığı coğrafi bir tabir olan “Kürdistan” Osmanlı idari taksimatında ilk kez resmen eyalet ismi olarak kullanılır. Aslında Kürdistan idari bir kavram olarak ilk kez, Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer zamanında, 12. yüzyılda kullanılmıştır. Bu dönemde Hamedan’ın kuzeydoğusunda başkenti Bahar olan, Azerbaycan ve Loristan arasındaki bölgedeki eyaletin ismi Kürdistan’dır. Ortaçağ İslam coğrafyacılarının kaynaklarından sık sık bahsedilmesine rağmen sınırları konusunda birlik yoktur. Genellikle, Kürtlerin yoğun olduğu birbirine yakın bölgeler için Kürdistan tabiri kullanılmıştır.118
 
Kürdistan Eyaleti’nin teşkili ve Padişah Abdulmecid’e Meclis-i Vala tarafından “Kürdistan Fatihi” unvanı verilmesi, Bedirhan Bey İsyanı’nın bastırılmasının, Osmanlı Devletince bölgenin yeniden fethi kadar önemli algılandığını göstermektedir. Erzurum Defterdarı Tevfik Efendi, Ula (vezirlikten rütbesinin ikinci sınıfına yükseltilerek “Kürdistan Defterdarı”) olarak tayin edilmiştir. Kürdistan Eyaleti’nin büyüklüğü göz önüne alınarak şer’i işler için mahreç rütbesinde, geniş bilgisi olan birisinin “Kürdistan Mollası” olarak atanması kararlaştırılır. Bedirhan Bey İsyanı’nın bastırılmasından sonra geleneksel mir yönetimlerine ve hükümet-ocaklıklara son verilir. Yapılan değişikliklerle Diyarbekir Eyaleti; Kürdistan Eyaleti’ne çevrilmiştir. Kürdistan Eyaleti; Van, Muş, Hakkâri sancaklarıyla Cizira-Bohtan ve Mardin kazalarından oluşturulur. Hatta aşiretlerin iskân edilmesi ve başında merkezi yönetime karşı sorumlu birinin bulunması amacıyla Mardin’de çok sayıda nahiye kurulur.119
 
Kürdistan Eyaleti’nin kurulması aynı zamanda Mardin’in Tanzimat sistemine dâhil edilmesi anlamına gelmektedir. Çok geniş bir alanı kapsayan Kürdistan Eyaleti, bir süre sonra bazı değişikliklere uğrar. Bedirhan Bey İsyanı’ndan sonra, 1849’da Hakkâri Emiri Nurullah Bey’in hâkimiyetine de son verilmesiyle, Kürdistan Eyaleti’nde yeni bir idari taksimata gidilir. Hakkâri Sancağı, 1849 Aralık ayında eyalet haline getirilir ve 1852 yılında Mardin bu yeni eyalete bağlanır. Mardin, 1852 yılında Hakkâri Eyaleti’ne bağlandıktan hemen sonra bir liva olarak teşkilatlandırılmış ve kaymakam olarak Şerif Ağa atanmıştır. 1853 sonlarında Mardin, Zaho Kazası’na bağlı bir müdürlük olan Cizre ile birleştirilir.120 1855’te Mardin tekrar Kürdistan Eyaleti’ne bağlı bir liva haline getirilir, Cizre ise Mardin’e bağlı bir kaza olarak teşkilatlandırılır. Nihayet, 1866’da Diyarbekir Eyaleti’ne bağlanır. 1877 tarihine kadar liva olarak, bu tarihten itibaren ise sancak olarak görülen Mardin’e bağlı kazalarda da Tanzimat sonrasında sık sık değişiklikler olmaya devam eder.121
 
Tanzimat’la birlikte getirilen yeniliklerden; hem vergi toplamada hem de askere alma işlerinde pek de başarılı olunmaz. Alınan askeri önlemlere rağmen çöl tarafından bölgeye akın eden Arap aşiretlerinin sebep olduğu asayiş problemleri devam eder. 1853’te Çöl Muhafızı Hacı Süleyman Ağa ile Arap ve Kürt aşiretleri arasındaki mücadele bölgede asayişin bozulmasına sebep olur.122 Mardin çevresindeki asayişsizlik Mardin merkezinde de etkili olur. Merkezde yaşanan önemli olaylardan biri de 1856 yılındaki Taşlı ve Mişki Aşiretleri arasında çıkan çatışmadır.123 1854-1860 arasında hem Mardin çevresinde hem de Midyat’ta bazı Süryani köylerine yönelik aşiretlerin ve aşiretlerle işbirliği yapan yöneticilerin saldırıları olur. 1860’larda Tayy, Şammar ve Kiki ittifakları esnasında bölgede yaşanan kargaşa ortamında da Süryani köylerinin zarar görmesi, Süryani patriğinin padişaha konu hakkında bilgi vermesi ve yardım istemesine sebep olur.124
 
Osmanlı-Rus savaşında bazı Ermenilerin, Ruslara destek olması tüm Anadolu’da olduğu gibi Mardin’de özelde Ermenilere, genelde gayrimüslimlere yönelik güvensizlik yaratır. Misyonerlerin çalışmaları, büyükelçiliklerin gayrimüslimler lehine bölgedeki asayiş problemlerinden şikâyetçi olmaları, gayrimüslimlerin uluslararası ticaretin bir parçası olarak ekonomik anlamda Müslümanlara göre çok büyük ölçüde güçlenmeleri gibi hususlar da çekememezlik ve hoşnutsuzluklara neden olmuştur. Kent merkezinde yaşanan çatışma alanlarından biri de resmi yetki ve görevlerdir.
 
Ocak 1889’da Mardin Sancağı
Mahkemesi müstantikliğine bir Ermeni’nin atandığına dair duyumlar üzerine Mardin mutasarrıflığının itiraz etmesi yine yerel halk arasında gerginliklere neden olur. Ermeni olaylarının Mardin’e en önemli yansıması 1895 Kasımında Diyarbakır’da yaşanan olayların ardından meydana gelir. Ermenilerin, batı dünyasının dikkatlerini çekmek için Diyarbakır’da Müslümanlara saldırmasıyla başlayan olaylar, Mardin’de Hamidiye Alayları’nın 45. bölüğünü oluşturan Kiki Aşiretinin başta Tel Ermen olmak üzere bazı Ermeni köylerine saldırmasına neden olur. Bu olaylarda pek çok Süryani Köyü de yağmalanır. Bu dönemde meydana gelen olaylarda, Ermeni isyanlarına duyulan tepkinin yanı sıra Mardin ve çevresinde alışılagelmiş yağmaların ve aşiretlerin siyasi çıkarlarının da rol oynadığını belirtmek gerekir. Aşiretlerin saldırıları üzerine, Ermenilerin bir kısmı kendi imkânlarıyla bir kısmı da jandarmalar ve eşraf aracılığıyla kent merkezine nakledilirler. Bu sırada kent merkezinde Ermenilerle Müslümanlar arasında herhangi bir olay yaşanmadığı gibi saldırgan aşiretlere karşı kente sığınan mülteciler savunulmuştur.125
 
II. Abdulhamid, Müslüman toplulukları kendine ve devlete bağlamak için farklı yöntemler kullanır. Balkanlarda, Arnavutlar için “Saray Muhafız Alayı’nı, Doğuda Arap aşiretleri için “Aşiret Mektebi’ni ve Kürtler için “Hamidiye Alayları” nı hareket noktası alarak, bu bölgeleri merkeze bağlayıp imparatorluğun bütünlüğünü korumaya çalışır. II Abdülhamit’in, yıllardır yerleşik hayata geçirilmeye çalışılan Kürt aşiretlerine yaklaşımı, etkisini kısa zamanda gösterir ve sultanın imparatorluktaki en sadık müttefikleri kendisini “Bavê kurdan” olarak adlandıran Kürt aşiretleri olur. Bu yolla hem aşiretlerin düzenli bir hal alıp devletle uyum içerisinde hareket etmesi hem de İngilizler ve Rusların desteğiyle iyice eylemlerini arttıran Ermenilere karşı tampon bir güç oluşturması planlanmaktadır. 126
 
Aşiretlerin Hamidiye Alayları’na katılma heyecanları Mardin ve çevresinde de kendini gösterir. Milli Aşireti, Hamidiye Alayları’nın teşkilinde önemli bir rol oynar. 1891’de İstanbul’a giden aşiret reisleri arasında Milli Aşiret Reisi İbrahim Bey de vardır. II. Abdulhamid’in oğlum diye hitap ettiği İbrahim Bey, kısa bir süre sonra Mardin Liva’sına bağlı Hamidiye Alayları’nın mirlivası olarak paşa unvanı alır. Mardin ve çevresinde Milli Aşireti dışında Kiki Aşireti de Hamidiye Alayları’na katılır. Hamidiye Alayları’nın Mardin üzerindeki etkilerinden biri de bu dönemde Hamidiye Alayları’nı oluşturan aşiretlerin köylerini kapsayan “Hamidiye” isimli bir kazanın kurulmasıdır.
 
1890’da oluşturulan bu kazanın sadece bir yıl varlık göstermesi, uygulamanın başarılı olmadığını göstermektedir. I. Dünya Savaşı sırasında aşiretler Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında savaşırlar. Ruslara karşı başarısızlığa uğrayan İhtiyat Viranşehir Süvari Fırkası’ndan arta kalan süvariler, 1916 yılından sonra başlayan çarpışmalarda görev alıp ülke topraklarını savunurlar. Mardin ve çevresindeki aşiretlerden teşkil edilen alaylar ise bazı olumsuz davranışlara rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar ülkenin topraklarını savunurlar, pek çoğu da bu amaç için canlarını verir.128
 
Mondros Mütarekesi ile savaş bittikten sonra, Ortadoğu ve Güneydoğu Anadolu, İngilizler ve Fransızlarca işgal edilmeye başlanır. İngiliz güçleri Ortadoğu’da direnişle karşılaşınca, bölgeyi Fransızlara bırakmak üzere anlaşarak Suriye ve Güneydoğu Anadolu’yu boşaltırlar. Fransa bölgeyi işgale başlamış, 25 Ekim 1919’da Antep’e sonra Maraş ve Urfa’ya girmiştir. Daha sonra Fransız subayları inceleme için Mardin’e geçerler. Bu sırada Mardin’de Anadolu’nun işgaline karşı bir miting düzenlenir ve bu miting 3 Kasım 1919 tarihli İrade-i Milliye Gazetesi’ne yansır.129
 
Mardin’e gönderilen Fransız komutan ve diplomat Norman ve arkadaşları, 30 Aralık 1920’de fırka kumandanını ve bölgedeki Amerikalıları ziyaret eder ve “Türkiye mali, sınai, ilmi yardıma muhtaçtır, bütün bu gereksinimleri Fransa giderecektir” şeklinde açıklamalar yapar. Buna karşılık Diyarbakır ve Mardin ahalisi, Norman’ın Mardin’e gelişini, Fransız işgalinin bir başlangıcı olarak değerlendirir ve Mardin Kuva-i Milliyesi toplanır. Mardin Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, belediye binasında Norman’la görüşmüş, Cemiyet Reisi, Osmanlı Hükümeti dışında hiçbir hükümetin egemenliği altında yaşamayacaklarını, Fransız işgali ihtimaline karşı da 100 bin kişilik Kuvva-i Milliye’nin toplanmış olduğunu, memleketlerinin hiçbir ecnebinin hâkimiyeti altında kalmasına izin vermeyeceklerini bildirirler. 9-10 Ocak’ta İstasyon mevkiindeki birliği içinde kalan Norman daha sonra Urfa’ya geçer.130
 
Fransızlar, Ankara Meclis-i Mebusan’na bağlılık bildiren Kürt aşiretlerinin de direnişiyle Maraş ve Urfa’dan çekilir, Antep’e ise 10 ay süren çarpışmalardan sonra girerler. Anadolu direnişinin sürdüğünü, İngiltere ve Yunanistan ile çıkarlarının farklılaştığını gören Fransızlar, 1921 Ekim ayında Ankara Antlaşması ile bölgeden çekilir. Kurtuluş Savaşı’nın ardından imzalanan Lozan Antlaşması’na göre Suriye sınırı, Nusaybin ve Cizre’nin hemen güneyinden çizilmiştir. Bu sınırla ilgili söylenebilecek şey; hiçbir dini, etnik ya da coğrafi neden gözetmeksizin sadece tarafların kaygılarının sonucu ortaya çıkmış olmasıdır. Lozan görüşmeleri esnasında dikkat çeken bir gelişme; Süryanilerin tavrı olur. Görüşmeler esnasında Süryani Patriği, Mustafa Kemal ile görüşerek azınlık kabul edilmek istemediklerini, Müslüman Türkler ile aynı statüde yaşamak istediklerini bildirir.131
 
Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra ve 1929’un sonunda çıkan kanunlarla bölgenin birçok aşireti ve aileleri sürgün edilir. Bunların içinde Mardin’in önde
gelen aşiretleri ve büyük aileleri de vardır.
 
9- Mardin’de Siyasal Ve Sosyal Yapı
Bir kentin siyasal ve sosyal yapısını geçmişinden kopararak değerlendirmek doğru sonuçlar vermez. Çünkü kentin kültürel yapısı, bin yıllar içinde şekillenir ve mutlaka bu geçmiş bin yılların etkisini, izlerini yaşadığı güne de taşır. Antik çağlarda, Mardin yöresini büyük ölçüde etkisi altına alan kültür Halaf’tır. Halaf kültürünün yayılım sahası, Dicle’nin doğusundaki dağlık bölgede yer alan Banahilk’ten, Fırat Nehri’nin batı kıyısındaki Yunus/Kargamış’a kadar geniş bir alanı kaplar.132 Arkeologların ortaya çıkardıkları bu bilgiler Mardin ve çevresinin yerleşim bölgesi olarak ortaya çıkış tarihlerini ve dolayısıyla bölgedeki yaşam birikimini, deneyimini gösterir.
 
Mardin, erken dönemlerde İklim Asur, Babil Ülkesi, gibi adlar da alan El- Cezirenin Diyar Bekr sınırları içinde yer almıştır.133 Ancak 1256 yılında İlhanlı Devleti’nin kurulması ile oluşturulan yeni idari taksimatta Diyar Rebia, Diyar Mudar ve Diyar Bekr birleştirilerek merkezi Musul olan Diyarbekir Eyaleti şeklinde yeniden teşkilatlandırıldığında Mardin de Moğol hâkimiyeti boyunca bu eyalete dâhil edilir.134
 
Mardin’de idari ve sosyal yapının etnik ve dini kökenlerin gölgesinde şekillendiğini söylemek mümkündür. Mardinlinin yaşam kültürünü belirleyen en önemli mirasları; kadim Mezopotamya kültürleri (Sümer, Akat, Asur, Med…), batıda Roma-Bizans, doğuda Pers ve ardından İslam dönemi (Emevi, Abbasi, Eyyubi, Selçuklu…) olarak sıralanabilir. Din, mezhep ve etnik gruplar yanında birden fazla kabile, aşiret ve büyük aile de bu etnik ve kültürel çeşitlilik yelpazesinde yerlerini alır.135 Tarihi süreç içerisinde bu etnik gruplar ve farklı dinler; farklı medeniyetler kurmuş, farklı siyasi kuruluşlar yaratmışlarsa da şehrin karakteristik özelliği olarak, birbirlerini kabullenerek birlikte yaşama kültürünü de geliştirirler.136
 
12. yüzyıldan itibaren, yani Türkmenlerin Anadolu ve Mezopotamya’ya göçleriyle beraber Mardin ve çevresinin halkı arasında şehirde, kazalarda ve köylerde yaşayan nüfusun yanında göçmen olarak yaşayan Bedevi ve Kürt Yörüklerine, bir de Türkmen Yörükleri eklenir. Seyahatnamelerde köylülerin ziraat ve hayvancılıkla meşgul oldukları belirtilmektedir. Köylülerin bulundukları konuma göre taş ve kerpiçten yapılmış evlerde yaşadıkları, göçerlerin ve tarım işleriyle geçimini sağlayanların ise kıl çadırlarda barındıklarına dair bilgiler yine seyahatnamelerde yer bulur. Bu kaynaklarda, Mardin şehrinin bulunduğu coğrafi konum itibariyle, ovalık bölgenin kavurucu sıcaklarına göre daha serin, sağlık için daha iyi bir iklime sahip olduğu, insanların sevimli ve zinde görünümlü oldukları belirtilmektedir.137
 
Osmanlı şehirlerine dair araştırmaların hemen hepsinde mahalle tasnifi yapılırken “Müslüman mahalleler”, “Gayrimüslim mahalleleri” ve “karışık mahalleler” şeklinde klasik bir tasnife gidildiği görülür. 18. yüzyıldan, 19. yüzyıl sonuna kadar Mardin nüfusu içinde Protestan ve Katoliklerin sayısı artmakla birlikte, bu dönemde bile Mardin içinde sosyal ve siyasi açıdan mahalle tasnifi yapmak mümkün değildir. Aksine şer’iye sicilleri, Müslüman ve Hıristiyanların veya Hıristiyanlığın değişik mezhebinden olanlara dair birçok komşuluk örnekleri sunar. Mahkeme kayıtlarına geçen evlerin sınırları ve yükseklikleri, mahremiyet anlayışı çerçevesinde bir evden diğer evin avlusu veya odasının görünmemesi konusu ya da şef’i hakkı denen gayrimenkul satışlarında önceliğin komşuya tanınması konularında Hıristiyan ve Müslümanların karşı karşıya gelmesi, farklı dinlerin aynı yaşam alanlarını paylaştığının göstergeleridir.
 
Yine mahkeme kayıtlarına göre bazen aynı dindaşların birbirinin aleyhine ve farklı bir dinden olanın lehine şahitlik yapmış olmaları da Mardin’de farklı dinlerden insanların fanatizm duygusuyla hareket etmediklerinin delilidir. Birlikte yaşamanın örneklerinden birini veren seyyah Buckingham 1826 yılında Mardin’de gayrimüslimlerin ata bindiklerini, bunun Müslüman halkın tepkisini çekmediğini, hâlbuki aynı dönemde böyle bir davranışın Şam’da bile Müslümanları öfkelendireceğinden söz etmektedir.138 Burada elbette ata binmeyi meşrulaştıran, bunu zorunlu kılan Mardin coğrafyasının da hakkını vermek gerekir. İstisna olarak; hem Osmanlı’nın hem de kilise örgütlerinin içindeki Hıristiyan cemaatlerin baskısını hisseden güneşe tapan Şemsiler, Şemsiyyan Mahallesinde yaşamıştır.
 
Mardin şehrinin tarihi incelendiğinde, bu çalışmanın pek çok yerinde vurgulandığı üzere, farklı dil, din ve etnik kökenden gelen toplulukların dışarıdan gelen tehlikelere karşı birlikte hareket ettiği görülür. Kavşaklar arası yapısı sıkça saldırılara maruz kalmasına neden olmuşsa da yine tarihi kayıtlar; şehir halkının karşılaştığı zorlukları birlikte aştığını, yaşadıkları baskın ve saldırılardan kaynaklı yaralarını birlikte sardığını göstermektedir. Mardin, farklı din ve milletten insanların bir arada yaşamasını mecbur kılan bir coğrafyadır. Bu birliktelik, birbirini kabullenme ve dolayısıyla birlikte yaşama sanatı yönündeki özelliklerini de geliştirir. Moğol saldırıları, haçlı seferleri gibi büyük işgal hareketleri, bölgenin birlikte yaşama kültürünü tehdit edip bir süreliğine bozmuş, ancak bu dönemler bile halkların birlikte yaşama kararlılığını güçlendirmiştir.139 Coğrafyanın ve tarihi sürecin gerekleri Osmanlı döneminde de Mardin şehrinde ve çevresinde böylesi bir yapıyı devam ettirmeyi gerektirir.140
 
16. yüzyılın sonlarında Mardin’de yönetici olarak voyvodalara rastlanmaktadır. Mardin voyvodaları atanırken “Valide Sultan’ın Mardin’de olan başmaklık hasları voyvodalığı” sıfatıyla atanırlar. Mardin’de sancakbeyi olmayışı ve gelirleri has olarak verilmiş sancakların idaresinin voyvodalığa çevrildiği düşünüldüğünde Mardin’e atanan voyvodaların sancakbeyleri gibi idari ve mali yönetici oldukları anlaşılmaktadır. Mardin voyvodaları genellikle görev yerlerine gelmez ve yerlerine vekil tayin ederler. Muhtemelen Mardin’deki aşiret reisleri ve eşrafın etkinlikleri, Osmanlı hâkimiyetinin ilk yüzyılında bu vekillikler aracılığıyla resmi bir hüviyet kazanmaktadır. Bir sınır kenti olan Mardin, eyalet-sancak yönetimiyle hükümet-ocaklık yönetimi arasında, bir yönetim yapısına sahip görünmektedir.
 
Osmanlı hâkimiyetinin ilk yüzyılında, bağlı bulunduğu eyaletin merkezi Diyarbakır ile yarışan Mardin’de, bu dönemde de ticaret hayatının, daha Akkoyunlular zamanında ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış olan kanun ve kurallar bütünü içinde devam ettiği görülmektedir. Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan Kanununun, özellikle kentteki ticari alışverişlerden alınacak vergi ve rüsum konusunda bu dönemde de yürürlükte kaldığı anlaşılmaktadır. Ancak 19. yüzyılda Tanzimat döneminin ilk kapsamlı modernleşme girişimi ile yaşanan yapısal dönüşümlerden sonra Osmanlı Mardin’inden söz etmek, mümkündür.141
 

 



  • Facebook'ta paylaş

Bu Habere Yorum Yap

   
 
 

Benzer Haberler